7/9/2008 ·

Evet, bu çocuklara önlük yakışmıyor.
Çocukluk çağına yakışmıyor önlük!
Çünkü onlar yetişkinlerden çok daha düşkündürler özgürlüğe!
Geleceğimizin resmine bir renk de biz katalım. Rengârenk uçurtmalar gibi alalım onları okullarımıza!
Bir okul düşünelim… Bahçesi yüksek duvarlarla değil de sarmaşıklarla, ağaçlarla çevrilmiş. İçinde rengârenk giysili, mutlu çocuklar…
Okulun duvarında “Her Çocuk Doğuştan Bilim Adamıdır” yazısı…
Kendini değerli hisseden her çocuk mutludur. Mutlu çocuğa ödev verilmez. Kendisi ister, sorar; soruşturur. Böyle bir okulda kendi özgüvenini geliştirmiş, mutlu öğrencilerin başarılarından başka ne görebiliriz ki?
Konu ile ilgili Himmet Karataş’ın Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan makalesi için tıklayınız
25/8/2008 ·

………
Şiir olmayan herhangi bir şey edebiyata neden girsin ki?
Virginia Woolf Bilinç akımı metinlerinin temel özelliklerinden biri de şiirsel yapılarıdır. Bu eserler, yoğunlaştırılmış anlatımı, imge, sembol kullanımı ve söz dizimi özellikleriyle şiire yaklaşır. Bu nedenle bilinç akımı öncüleri için “şair”, eserleri için ise “şiirsel” yargısında bulunulur.
Bilinç akımının ustalarından Virginia Woolf’un yazdıkları, özellikle Dalgalar, Deniz Feneri şiirsel düzyazıyı en iyi örnektir. E.M. Forster, Woolf için; “elinden geldiğince romana yakın bir şey yazmak isteyen bir şairdir o” demiştir. Eşi Leonard Woolf, Deniz Feneri’ni “ruhbilimsel bir şiir olarak” nitelemiştir. Woolf günlüklerinde, Dalgalar’ı şiir nasıl okunursa öyle okuyup gerekli düzeltmeleri yaptığını belirtir ve ekler; “Bu kitap hem düzyazıyla kaleme alınacak, hem de şiir olacaktır.” Bilinç akımı tekniğini kullanan bir başka yazar olan William Faulkner’da romanlarında şiirin gücünden yararlanır. Eserlerinin büyük çoğunluğunu şiirsel bir üslupla yazan Faulkner; “Herhangi bir yazar kendisini her şeyden önce bir şair olarak görmelidir” diyerek eserlerindeki şiirsel tutumunun gerekçesini izah eder.
Bu metinler, imge, simge ve çağrışımlarla oluşturulur. Düzyazı düzlemindeki anlatımlarına karşın şiirin doğasından beslenirler. Bu da anlatımın zenginleştirici yanıdır. Bilinç akımının en karakteristik özelliği budur zaten: yoğunlaştırılmış anlatım. Özleştirme, odaklaşma, öze bir katkısı olmayan her şeyden arınma. Ulysses’te, Dalgalar’da, Ses ve Öfke’de imge etkin bir şekilde kullanılmıştır. İmge, yoğun anlatımın önemli bir aracı olarak metinlerde yerini alır. Dalgalar bütün bir roman için açıklayıcı bir metafordur. Güneşin doğuşu, batışı, dalgalar kahramanın yaşamına tanıklık eder. Deniz feneri ışığa doğru yol alışı, umudu, özlemleri ve acıları, bütün bir hayatı simgeler.
Mrs. Dalloway’de saat başı Big Ben’in vuruşlarını duyarız. Burada saat vuruşları zamanın akışını işaretlemekle birlikte ayın zamanda ritmik bir öğedir. Çünkü bu metinlerde metne giren her nesne, anlatılmak istenen amaca hizmet eder. Doğada bulunuşları ile değil anlatılmak istenene anlam katan bir figür olarak kullanılırlar: “Ve sonra Neville, Jinny, Susan ve ben, bir dalganın parçalanması gibi dağılıverdik, kendimizi bıraktık bir sonraki yaprağa, o kusursuz kuşa, çemberli bir çocuğa, sıçrayan bir köpeğe, sıcak bir günün ardından ormanlarda birikmiş ılıklığa, dalgalı sular üzerindeki ak kurdeleler gibi bükülmüş ışıklara. Ayrıldık birbirimizden; ağaçların karanlığı içinde yok edildik, Rhoda ve Louis’i terasta ölü külleri kabının başında durur bıraktık.” (Dalgalar)
Bu yazarlar, tıpkı bir şair gibi, anlamı derinleştirmeye çalışırlar. Ama yazdıkları şiir olmadığı için de dramatik yapıyı, düzyazı ilkelerini göz etmek durumunda kalırlar. Çünkü yüzlerce sayfalık anlatımı imgeler yığınına dönüştürmek düzyazının doğasına aykırıdır. Bu yüzden bilinç akışı yazarları şiir olmayan ama şiirin imkânlarından beslenen bir biçim arayışı içerisindedirler. Ritmi önemserler ve ritmi, şiirselliğin bir öğesi olarak kullanırlar:
“Ama bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni bir aynada, belki bir başkasının ardından bakarken görürsem, telefon senin boş odanda çınlar çınlarsa, ondan sonra ben, anlatılmaz acılardan sonra ben -çünkü insan yüreğinin çılgınlıklarına sınır yoktur- bir başkasını arayacağım, bir başka sen bulacağım. Bu arada, gel, zaman saatinin tik-taklarını bir vuruşta susturalım. Yaklaş.” (Dalgalar)
Bilinç “zihnimizin hiçbir zaman dile dökemediği büyük bir düşünce etkinliği”dir. Ama bu “bilincin dile dökülmesi”nin kimi açmazları, riskleri vardır. Bir kere herhangi bir anda, zihnimizden ilgili ilgisiz pek çok görüntü, imge geçer. Bütün bunları olduğu gibi yazıya aktarmak bir karmaşaya neden olabileceği gibi, metnin anlamını daraltabilir, dağıtabilir. Çünkü kişisel bilincin çok özel labirentlerinden anlama ulaşmak okur için oldukça zordur. Diğer bir risk de bilinçte akan bu işaretleri, görüntüleri gündelik dile çevirme güçlüğüdür. Çünkü onların gündelik dilde karşılıklarını bulmak zor olduğu gibi, ifade edildiklerinde bütün büyü uçabilir. Hele zihnin bir bütün olarak öncesi ve sonrası verilmezse bilincin bu işaretlere yüklediği anlam, çağrışımlar, okur için hiçbir şey ifade etmeyebilir. Bilinç, belirtilen işaretlere ve imgelere hangi birikimle ulaşmıştır? Okur bunları bilmediği için, birbirinden kopuk, uyumsuz resimler, işaretler, imgeler çıkar ortaya. Ama yine de oluşan kopukluğu, kargaşayı giderip, bütün bu izlenimlere okur nezdinde anlam kazandıracak olan yazardır. Yazarın da anlamı aktarabilecek pek çok “aracı” vardır elinde. Yazar, kuşkusuz bilincin akışına, onun özünü bozacak şekilde müdahalelerde bulunmaz. Ama tutarlılık ve yerindelik için, bu akışta, belli bir “seçme”, “sıralama” yapabilir. Bununla da kişisel bilincin paylaşım alanı genişletilerek okura ulaşmak amaçlanır. Çünkü yazar bilincin akışına uysa da sonuçta metin onun elinden çıkmadır ve yazarın bu “düzenleyici”, “müdahaleci” eli az ya da çok metinlerde hissedilir.
İşte bu müdahalenin biçimi, oranı ve sistematiği bilinç akışı ile “iç konuşma” tekniği arasındaki farkı oluşturur. Bilinç akışında, çoğunlukla anlatıcının karşısında kimse yoktur ve muhatabı kendisidir, zaman sıçramaları, düşler, çağrışımlar, anımsamalarla metin ilerler. Yazar, anlatıcı ile okur arasına girerek açıklamalarda bulunmaz. Figürün/kahramanın zihnini yorumlamaz, aradan çekilir. Okuru figürün bilincine ulaştırır, kaydeder, gösterir. Sadece yukarıda belirttiğimiz sıralama ve seçmeleri yapar. Ama işin içine yazar girerse, daha açık bir deyimle yazar metinde “görünür” hâle dönüşürse burada bilinç akışından değil, “iç konuşma” tekniğinden söz edilmesi gerekir: “Yazar çözümlemek, açımlamak, ya da yorumlamak için okuyucuyla kişinin zihni arasına giriyorsa artık bilinç akım tekniğini kullanmamakta, iç çözümleme diyebileceğimiz temelinden değişik bir yönteme başvurmaktadır.” (Lavrence E. Bowling, “Bilinç Akımı Tekniği Nedir?”, Yeni Dergi, Mayıs 1965, Sayı 8).
…….
Necip Tosun, MODERNİZMİN ELEŞTİREL DİLİ: BİLİNÇ AKIMI